Anı 1910 yılının Kasım ya da Aralık ayıydı. Odama girer girmez telefon çaldı. Arayan komisyon başkanıydı. “ya Eray, duruşman yok, sordum, rica etsem 5. Ağır Ceza’nın duruşmalarına girer misin?” dedi. “Tabii girerim” dedim. Ankara Adliyesi’nde tayinler, emekliler, Yargıtay’a seçilmeler nedeniyle kadroda sıkışıklık olduğunu biliyordum ama bir aile mahkemesi hakimini de ağır cezaya çıkaracak kadar azalmamız tuhaftı. Saatime baktım, duruşmanın başlamasına yirmi dakika vardı. Nasıl olsa başkan ve diğer üye dosyaları biliyordur, ben de duruşma sırasında göz atarım diye düşündüm. Ne var ki bu düşüncem doğru çıkmadı. Heyetin tamamı toplama idi. Başkan asliye ceza Mahkemesi hakimi idi. Diğer üye de başka mahkemeden gelmişti. Yine de toplam altı dosya olması sevindiriciydi. Hemen dosyalara göz atıp biraz gecikerek duruşmalara başladık. Son dosya küçük bir kıza cinsel taciz suçlamasıydı. Olay iki sene önce gerçekleşmişti. Şimdi ondört yaşındaydı. Sanık yoktu. Biz çocuğu şimdi dinliyorduk. Suçlanan amcasıydı. Bu olay ilk değildi, yaz tatilinde Malatya’da köyde sıcak nedeniyle dışarıda yatıldığı sırada da amca çocuğa dokunmuştu. Ertesi sabah annesine anlattığında, annesi uykuda istemeden olmuştur, diye geçiştirmişti. Bu kez Ankara’da, Polis memuru olan babasının görevde olduğu bir gece yarısı amca çocuğun yatağına gelmişti. Savunması, ranzanın üstünde olan ceketini almak isterken çocuk korkup bağırmış, şeklindeydi. Kız çocuğunun ifadesini psikolog eşliğinde aldık. İyi de etmişiz. Başkan ifade almakta çok yetersizdi. Leb deyince leblebiyi anlamıyordu. Çocuğa çoğu gereksiz, ayrıntı da bir çok soru sordu. Çocuk utandığından ya da üzüldüğünden ayrıntılara girmek istemiyordu. Ben de sorular ve yanıtlar sırasında çok sıkıldım, bunaldım. Ancak psikoloğun desteğinin önemini o sırada fark ettim. Çocuğu çok rahatlattı. Çocuğun ifadesi alındıktan sonra, psikolog başka mahkemede görevi olduğunu söyleyerek izin isteyip ayrıldı. Bu yanlışmış. Çocuk, benim göz hizamdaki müşteki/ katılan tarafına geçti. Tek başına ve küçücüktü. Sonra baba çağrıldı. Daha kendisine soru sorulmadan, şikayetçi olmadığını, kızının bu tür iftiraları ilkokulundaki öğretmeni için de attığını, ona inanmadığını bir çırpıda söyledi. Şok olmuştuk. Bu arada çocuğun hiç ses çıkarmadan gözlerinden aralıksız biçimde sicim gibi yaş aktığını gördüm. Baba arka tarafa geçerken, gayriihtiyari elimi kürsüye vurup sesimin olanca gücüyle haykırdım. “Seyyit bey Seyyit bey, yanlış taraftasınız, kızınızdan yana olacaksınız.” Salonda hiç ses çıkmadı. Küçük kız bir an için minnetle baktı. Ağlaması durmuştu. Ardından anne çağrıldı, başta yutkundu, “kızımın yanındayım, şikayetçiyim” dedi. Rahatladık. Bu anıyı yazmama yukarıdaki görselde paylaştığım Türkiye kadın dernekleri federasyonu’nun tweeti sebep oldu. Kadına şiddet ve kadın cinayetlerinin artışına, televizyon dizilerinden olumsuz etkileşimin de payı olduğu görüşündeler. Kanımca kadına şiddet ve kadın cinayetlerinde artış varsa, bunun nedenlerinden biri de nafaka bahanesiyle kadın aleyhine yükselen kampanyadır. Bir kez kadının haksız olarak nafaka aldığı kurgusu zihinlere işlemirse, bunun kadın aleyhine domino taşı etkisini göstermesi kaçınılmazdır. Sözüm nafaka konusunda attığım her twite arkasına taktığı güruhun desteğiyle kof cevaplar yetiştiren kadın avukata elbet. Muhatap almayacaktım ama Hakkaniyet veya mağduriyet kavramlarının arkasına sığınarak, çarpıtarak sırf kendi adının duyulması için kadınlara zarar vermekten vazgeçmesini söylemeliyim: Baktım, Twitter’da Ahmet Hakan da seni takip ediyor, bununla yetin lütfen. Çünkü “Kadınlar da haksızmış canım”, düşüncesi kartopu gibi büyür, mesele iki ağaç değil, bunu mutlaka biliyorsundur ama bencilliğinden vazgeç, bu kadar alkış yeter, yetmeli. Sana yanlış taraftasın diye haykırmayacağım, yukarıdaki baba, ataerkil zihniyetle hareket ediyordu, aklı karışıktı. Sense kendi adının parlamasını ve bundan çıkar sağlamayı önemsiyorsun sadece ama Kadınlara yeterince zarar verdin. Çekil artık.

Anı

2010 yılının Kasım ya da Aralık ayıydı. Sabah odama girer girmez telefon çaldı. Arayan komisyon başkanıydı. ” Bugün duruşman yok diye aradım, rica etsem 5. Ağır Ceza’nın duruşmalarına girer misin?” dedi. “Tabii girerim” dedim.

Ankara Adliyesi’nde tayinler, emekliler, Yargıtay’a üye seçilmeler nedeniyle kadroda sıkışıklık olduğunu biliyordum ama bir aile mahkemesi hakimini de ağır cezaya çıkaracak kadar azalmamız tuhaftı.  

Saatime baktım, duruşmanın başlamasına yirmi dakika vardı. Nasıl olsa başkan ve diğer üye dosyaları biliyordur, ben de duruşma sırasında göz atarım diye düşündüm. Ne var ki bu düşüncem doğru çıkmadı. Heyetin tamamı toplama idi. Başkan asliye ceza Mahkemesi hakimi idi. Diğer üye de başka mahkemeden gelmişti. Yine de toplam altı dosya olması sevindiriciydi. Hemen dosyalara göz atıp biraz gecikerek duruşmalara başladık.

Son dosya küçük bir kıza cinsel istismar suçlamasıydı. Olay iki sene önce gerçekleşmişti. Şimdi ondört yaşındaydı. Biz küçüğü yeni dinliyorduk. İncecik, uzun saçlıydı, mahcup ve tedirgindi. Sanık gelmemişti. Bu tür olaylarda çoğunlukla olduğu üzere yine aileden biriydi, amcasıydı. Bu ilk değildi, yaz tatilinde köyde sıcak nedeniyle dışarıda yerde yatıldığı sırada da amca, çocuğa dokunmuştu. Ertesi sabah annesine anlattığında,  annesi uykuda istemeden olmuştur, diye geçiştirmişti. Bu kez Ankara’da, Polis memuru olan babasının görevde olduğu bir gece yarısı çocuğun yatağına gelmişti. Savunması, ranzanın üstünde olan ceketini almak isterken çocuk korkup bağırmış, şeklindeydi.

Kız çocuğunun ifadesini psikolog eşliğinde aldık. İyi de etmişiz. Başkan ifade almakta çok yetersizdi. Leb deyince leblebiyi anlamıyor, çocuk çoğu gereksiz, ayrıntılı bir çok soruya utandığından ya da üzüldüğünden ayrıntılı cevap veremiyordu. Sıkılmış, bunalmıştık.

Ancak psikoloğun desteğinin önemini o sırada fark ettim. Çocuğu çok rahatlattı.

Küçüğün ifadesi alındıktan sonra, psikolog başka mahkemede görevi olduğunu söyleyerek izin isteyip ayrıldı. Bu yanlışmış. Çocuk, benim göz hizamdaki müşteki/ katılan tarafına geçti. Tek başına ve küçücüktü.

Sonra baba çağrıldı. Daha kendisine soru sorulmadan, şikayetçi olmadığını, kızının bu tür iftiraları ilkokulundaki öğretmeni için de attığını, ona inanmadığını bir çırpıda söyledi. Şok olmuştuk. Bu arada çocuğun  hiç ses çıkarmadan gözlerinden aralıksız biçimde sicim gibi yaş aktığını gördüm. Baba arka tarafa geçerken, gayriihtiyari elimi kürsüye vurup haykırdım. “Saffet bey Saffet bey, yanlış taraftasınız, kızınızdan yana olacaksınız.” Salonda hiç ses çıkmadı. Küçük kız bir an için minnetle baktı. Ağlaması durmuştu.

Ardından anneyi dinledik, başta yutkundu, sonra “kızımın yanındayım, şikayetçiyim” dedi, rahatladık.

***

Bu anıyı yazmama yukarıdaki görselde paylaştığım Türkiye kadın dernekleri federasyonu’nun tweeti sebep oldu. Kadına şiddet ve kadın cinayetlerinin artışına, televizyon dizilerinden olumsuz etkileşimin de payı olduğu görüşündeler.

Kanımca kadına şiddet ve kadın cinayetlerinde artış varsa, bunun nedenlerinden biri de nafaka bahanesiyle kadın aleyhine yükselen kampanyadır. Bir kez kadının haksız olarak nafaka aldığı kurgusu zihinlere işlenirse -ki işlendi- bunun kadın aleyhine domino taşı etkisini göstermesi kaçınılmazdır. En basit örneği mahkemelerce kadınlara verilen nafaka ve tazminat rakamlarındaki trajik düşüştür.

Sözüm nafaka konusunda  attığım her twite, arkasına taktığı çoğu sözde mağdurun çirkin desteğiyle cevaplar yetiştiren kadın avukata da elbet. Hakkaniyet veya mağduriyet kavramlarının arkasına sığınarak kadınlara zarar vermekten vazgeçmeli. “Kadınlar da haksızmış canım”, düşüncesinin kartopu gibi büyüyüp kadınların dişe diş ve örgütlü mücadeleleri sonucu elde ettikleri kazanımları tehdit edeceğini görmeli ve umursamalı. Nafakadan sonra sıranın 6284 sayılı kadını şiddetten koruma kanununda olduğunu dillendirmeye başladılar bile. Ona “yanlış taraftasın” diye haykırmayacağım, çünkü yukarıdaki baba, ataerkil zihniyetle hareket ediyordu, aklı karışıktı. Onunsa böyle bir mazereti olamaz.