Tarihsel Süreçte Kadına Yönelik Şiddet Ve Ayrımcılık Neden Fark Edilmedi?

08 Sep, 2020

Kadına karşı olumsuz ayrımcılık ve onun aracı olan aile içi şiddet bir insan hakkı ihlali olmasına karşın çağlar boyunca, hatta modern dünyada bile fark edilmemiştir. Örneğin 1789 Fransız İnsan Hakları Bildirgesi’nde bile kadına yönelik ayrımcılıktan söz edilmemiştir. Kadının cinsiyeti nedeniyle uğradığı eşitsizliğin ayırt edilmesi için Büyük Sanayi Devrimi’nin gerçekleşmesi, yani kadının iş gücüne gereksinim duyulması gerekmiştir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda erkeklerin savaşta olmaları kadının iş gücüne duyulan gereksinimi artırarak bu farkındalığı pekiştirmiştir.

Kadınlar, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından oluşan göreceli barış ortamını iyi değerlendirmişler, Birleşmiş Milletler bünyesinde kurulan komite aracılığıyla cinsiyet ayrımcılığının insan hakları bildirgelerine ve diğer uluslar arası sözleşmelere girmesini ve tüm dünyada fark edilmesini sağlamışlardır. Soğuk Savaş döneminde Komünist Blok’un ekonomik ve sosyal haklara verdiği öneme karşılık, Kapitalist Blok’un rekabet etme kaygısıyla, bunu kadın haklarıyla dengeleme çabaları yanında, kadın örgütlerinin ve feminist aydınların bilinçli katkıları süreci çok hızlandırmıştır. Buna karşın kadına yönelik ayırımcılığın en etkili aracı aile içi şiddet ise son yirmi yıla dek hep gözden uzak kalmıştır. Öyle ki kadınların insan hakları bildirisi olarak da tanımlanan CEDAW’da da çoklukla ayrımcılıktan söz edilmiş, kadına yönelik ayrımcılığın en önemli aracı olarak kadına yönelik aile içi şiddetin zihinlerde yer alması için, 1993 yılında Kadınlara Yönelik Şiddetin Tasfiyesine İlişkin Bildirge’nin kabulü gerekmiştir.

Oysa, ülkemizde “İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin. Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin?” diyen büyük önder döneminde, kadın hakları alanında ülkemizde çok önemli adımlar atılmıştır. Bunların başlıcaları, 1926 tarihli Medeni Kanunla dini nikah ve birden çok eşliliğin yasaklanması; kadınların erkeklerle eşit miras hakkına sahip kılınmaları yanında, Avrupa ülkelerinden çok önce kadınların seçme ve seçilme hakkına kavuşmuş olmalarıdır.

Son olarak İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen “Kadınlara Yönelik Şiddet Ve Aile (Ev) İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nin ilk olarak Türkiye tarafından onaylanması da kadın hakları konusundaki duyarlılığın artarak süreceğine ilişkin önemli adımdır.