O Fotoğraf

24 Jul, 2020

O adam, bu kadını dövmüş; yüzünü, gözünü perişan etmiş, hâlâ onun yanında ne işi var? Devlet, nerede? Nerede sosyal çalışmacı? Polis, yargıç, savcı, psikolog nerede? Spesifik bir olay mı bu? ERAY KARINCA (Arşivi) Zaman zaman benim de içinde yer aldığım bir koro, Türkiye’de kadınların aile içinde şiddetten korun(ama)ması konusunda sorunun uygulamadan kaynaklandığını söyler. Gerçekten de Ailenin Korunması Kanunu’nun çıkarılması, temel yasalar düzenlenirken ayrımcılığa yol açan birçok maddeye yer verilmemesi, Anayasadaki dev hamleler, uluslararası sözleşmelerin iç hukukun bir parçası sayılması, böyle söylenmesi için önemli argümanlardır. Yani yasa koyucu ve en tepedeki karar vericilerin üzerine düşeni yapmalarına karşın günlük yaşamdaki pratik, kadına yönelik eş şiddetinin azalmayıp arttığını gösterdiğine göre sorun bu yasaların gereği gibi uygulanmamasında ve sorumluluk yasalardaki bu değişimleri kavrayamayan, gereği gibi uygulamayan kamu görevlilerindedir. Öyleyse bu tür sorunların tılsımlı çözümü olan eğitim eksikliği giderilmelidir. Bu da yapılmış, büyük oranda yapılıyor. Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın, İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı ile yaptığı protokoller uyarınca, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletlerden sağlanan parasal destekle 40 bin polis, 164 hakim ve savcı ile sağlık çalışanı eğitildi. Ancak bu da kadının eş, eski eş, nişanlı, baba, kardeş şiddetinden korunmasına yetmedi. O halde ne yapılmalı? Toplumsal dönüşümlerin, farkındalık bilincinin gelişmesinin zaman gerektirdiği doğru. Ancak böyledir diye toplumsal karar vericiler, politika oluşturanlar, yasa koyucular, aydınlar elleri böğründe, bazı adamların eşlerini, sevgililerini, kızlarını, kardeşlerini öldürmelerine, dayak atmalarına, canlarına tak eden kimi kadınların da eşlerini öldürüp hapse girmelerine seyirci mi kalacak? Küçük bir bilgi verelim: Cezaevlerindeki adam öldürmeden tutuklu ya da hükümlü on kadından dokuzu, eşini ya da sevgilisini öldürmüş. Değiştirilsin ama… Oysa kamuoyunda ses getiren Ayşe Paşalı’nın alçakça öldürülmesi olayı, bu konuda yeni düşünceler, bakış açıları geliştirmemizi zorunlu kılıyor ya da gözümüze sokuyor. Bu olayda tarafların boşanmış olması, -benim de beş yıldır savunduğum- boşanmış ve nikahsız birliktelik yaşayan kadınların 4320 sayılı Ailenin Korunması Kanunu’ndaki tedbirlerden yararlandırılması konusunu bir kez daha gündeme getirdi. Kamuoyunda da bazı hakimler CEDAW ve diğer sözleşmeleri yorumlayarak koruma kararı veriyor, bazıları ise yasada yer almadığı için vermiyor. Öyleyse yasayı genişletirsek sorun çözülür algısı oluştu ve siyasi iktidar devreye girerek, yasanın kapsamına bu kadınların da alınması için düğmeye bastı. Kadın örgütlerinden bu konuda ivedi görüş istendi. Onlar da zaman az ama değişiklik olumlu, yasaya şu da girsin, bu da girsin telaşıyla yanıtlarını alelacele bildirdiler. Oysa acele etmeden durup düşünülmeli. Zaten mahkemelerin, bundan sonra boşanmış ya da nikahsız birliktelik yaşayan kadınlar için bu yasa uyarınca koruma kararı vermeme şansı artık yok. Peki neden durup düşünmeliyiz? O fotoğraf! Hani boşanma davasında adliye koridorunda, duvara kıstırılmış, gözleri dayaktan mosmor, bakışları boş, çaresiz bekleyen Ayşe ile aynı karedeki eski eşi, katil şüphelisinin duvara elini yaslamış, medyanın sözde pişmanmış gibi yansıttığı ama adamın her haliyle Ayşe üzerindeki hükümran duruşunu sergileyen o fotoğrafa iyi bakılmalı, iyi incelenmeli. O adam, bu kadını dövmüş; yüzünü, gözünü perişan etmiş, hâlâ onun yanında ne işi var? Devlet, nerede? Nerede sosyal çalışmacı? Polis, yargıç, savcı, psikolog nerede? Spesifik bir olay mı bu? Hangi aile? Türkiye’de kadınların yüzde 40’ı eşlerinden dayak yiyor ve bunların yüzde 94’ü neden hiç kamuya başvurmuyor? Başvuranların neden tamamına yakını verilen hizmetten memnun değil? Bu araştırmalar neden yaptırıldı? O fotoğraf, her şeyi söylemiyor mu? Yasanın kapsamını genişletip nikahsız birliktelik yaşayanları ve boşanmış olan kadınları da korumaya alınca bu fotoğraf değişecek mi? Yoksa bir grup kadını daha koruyormuş gibi mi yapılacak yalnızca? Yine kadınlar çaresizlikten dayakçı adamlara muhtaç olacak, yine savcılar olaydan üç ay sonra koruma kararı isteyecek, yine valiler, kolluk ne yapacağını bilemeyecek, bu kadınları yük olarak görecek… Çözüm, topyekün bir bakış açısı değişikliğiyle olanaklı. Kanun hepi topu iki maddeden oluşuyor. Saydım, tasarıdaki eklerle ilk tümce, tam 12 satır. İçinde 11 tane “veya” bağlacı var. Adı da hâlâ Ailenin Korunması. Hangi aileyi koruyoruz? Şiddetin, korkunun kol gezdiği bir aileyi neden koruyalım, güçlendirelim? Gelin, kanunun da bakanlığın da adı değişsin. Doğrudan kadını ve çocuğu ev içindeki şiddetten koruma kanunu olsun. Dünyada öyle. Gelin tane tane yasa uygulayıcılarına, ilgili kamu görevlilerine hangi halde hangi aşamada ne yapacağını gösteren yalın, okunur maddeler düzenleyelim. “Veya”ları azaltalım. Türkçe’miz elverişli; halkımız, kadınlarımız buna değer. Diğer yasalarla bağlantıyı sağlayalım. Tedbirlere uyulmaması, tekrarı halinde tutuklama tedbirini akılcı biçimde devreye sokalım. Birleşik Aile Mahkemeleri’ni kuralım; tedbiri izlemek, ceza yaptırımını uygulamak aynı hakimin görev ve yetkisinde olsun. Yasayı uygulamayandan hesap soralım. Yani, “mış” gibi yapmayalım. Koruyalım. Bu olanaklı, yapılabilir. Yeter ki inanalım. Hiç kendimizi kandırmayalım. Sorun, önce karar vericilerin buna yeterince inanmamasında, bunu yeterince önemsememesinde. Şayet yasanın adına ailenin korunması dersen, kafalar resmi aile arar aynı şekilde bir maddeye her şeyi tıkıştırırsan, kamu görevlisi ve uygulayıcı bundan doğru mesaj alamaz. Kadın kuruluşlarına çağrı Önerim, sivil toplum kuruluşlarına: Lütfen değişiklik önerilerinizi çekin. Çekin ki herkes toplansın, aceleye getirilmeden yasalar elden geçirilsin. Uygulamada duraksama yaratmayacak her aşamada kim ne yapacak belli edilen “ağyarini mani efradını cami” düzenlemeler yapılsın. Yoksa bu haliyle yapılan, enfeksiyona doğru antibiyotiğin yetersiz kullanımında olduğu gibi kadına yönelik şiddeti arsızlaştıracak, kadını daha da güçsüzleştirecek, sindirecektir. Kadın kuruluşları, buna fırsat vermeyin! Unutmayın duruşmada, “Hâkim bey, eski kocam evime gizlice girmiş, çamaşır asacaktım. Yere yatırıp dizleriyle göğsüme bastırıp elimdeki çamaşır ipiyle boğazımı sıktı. Çocuklarımın feryadına komşular yetişince bırakıp kaçtı. Artık ya o beni öldürecek ya da ben onu!” diyen Hacer’e karşı hep birlikte sorumluyuz. Hacer ne ölsün ne de öldürsün! Görelim o fotoğrafı. ERAY KARINCA: Ank. 8. Aile Mahkemesi hakimi KADINLAR KOTA DEĞİL HAK İSTİYOR Ailelerde kız çocuk doğumunun sessizlikle/mutsuzlukla karşılanmasının inadına, “Ardıç arasında biten nanelar/Doğurursa kız doğursun analar”[1] diyen Denizli türküsü, Türk kadınının cinsiyet eşitliği özleminin folklorik fışkırmasıdır bir bakıma. Tarihsel süreçte de kadınların eşitlik isteği türkülerde sınırlı kalmamıştır. Örneğin kadınlar ilk siyasi partileri “Kadınlar Halk Fırkası”nı, 1923 yılında Nezihe Muhittin’in başkanlığında kurmak istemişlerse de oy hakları olmadığı için sadece dernekleşebilmişlerdir. Ancak 1935’te 17 kadın milletvekili Meclis’e girmiş; ardından kadın bakanlarımız ve başbakanımız olmuştur. Son yıllarda da cinsiyet ayrımcılığını kışkırtan birçok madde yasalardan arındırılmış, aile içi ilişkilere ilişkin yeni düzenlemeler yapılmıştır. Bu yapılanlar olumlu olmakla birlikte, aslında ters bir durum vardır. Çünkü kadınlara bir şeyler hep verilmiş ya da tanınmıştır. Yani lütuf söz konusudur. Şimdi de yaklaşan genel seçimler için, %25, %30 gibi oranlarda kadın kotalarından söz edilmektedir. Oysa kadınlar bu toplumun yarısı değil midir? Öyleyse neden Mecliste ve diğer karar mercilerinde yarı oranında temsil edilmezler? Erkeklerin bugüne dek bu olanak ve güçleri ellerinde tutmuş olması, haksızlığın ilelebet sürüp gitmesini gerektirir mi? Öyleyse her yerde her şeyde en az %50 oranında pay sahibi olmak kadınların hakkıdır ve bunu sağlamayan sistem, cinsiyet eşitliği açısından sorgulanmalıdır. Kadınlara kota gibi ianeler yerine, haklarını vermek Batılı, çağdaş ve laik olmanın, demokratik olmanın da gereğidir. Çünkü despotik/dinsel toplumların tersine, Roma Hukuku kaynaklı olarak Batılı toplumlarda, “Adalet, herkese kendi hakkını verme hususunda kat’i ve devamlı bir iradedir.”[2] Ne var ki hâlâ 2010 Türkiye’sinde erkekler ne kadar takım elbiseli, kravatlı olsalar bile kafaları çoğunlukla Osmanlı olduğu ve kadınlar da bağımsız ve eşit bir birey olmayı içselleştiremediği için bu gerçek görülememekte ve kadınlara, ihsan dağıtma yoluna gidilmektedir. Çünkü tebaa için hak, ancak devlet gücünü kullanan kişilerin kendisine verdiği lütuftan ibarettir. Bu yüzden despotik rejimlerde halk, hak arama yerine, adalete sığınır. Bu adalet ise ancak yöneticilerin dini inanç ve ilkelere bağlılığıyla sağlanır. Dolayısıyla halk için önemli olan adaletin dağıtımını talep etmekten öte, bu dağıtımı yapacak olan gücün adaletten ne anladığıdır. Sonuçta da halk, yöneten ne kadar dindarsa, o kadar adildir gibi basit bir çıkarıma giderek, seçimlerde de buna göre oy kullanır. Aslında adalet kavramının, hakkın alınması şeklindeki tanımının toplum bilincinde yerleştirilememiş olması, demokrasimizin çok önemli bir sorunudur. Nitekim günümüzde toplumun ekonomik ve sosyal olarak zayıf kesimlerindeki kadına, belli bir çeşit tuhaf, dinsel giysilere bürünürse güvenliğinin sağlanacağı ve sosyal yardımlardan yararlanacağı iletisi verilmektedir. Kadınımızı bu kısır döngüden kurtarmanın yolu, ona birey olduğunu hatırlatmak ve haklarını vermektir. İşte kadına, senin salt kadın olman nedeniyle Mecliste yarı oranında temsil edilme hakkın var. Ben bunu sağlarım diyebilecek bir bilinç ve yürek, ianeden medet uman zihniyette de önemli bir kırılma sağlayacak ve bu şekilde seçimlerde de avantajlı duruma geçebilecektir. Bunu söyleyebilen bir siyasi parti, toplumun en az yarısının sevgisini kazanacak; bizzat kadın adaylarıyla ve eşitlikçi söylemiyle ev içine girecek, sorunları kaynağında saptayıp çözümler geliştirecektir. Sonuçta kadın vekil sayısında sağlanacak bu artış, süreç içinde niteliksel olarak da dönüşümler yaratacak, kadının üretime katkısı, verimliliği artacak, bunu sağlayan, yani toplumun atıl kalan diğer yarısını üretime katan bir toplum ise refah ve mutluluktan daha çok pay alacaktır. Ülkemizdeki muhafazakâr iktidar, dünyadan esen rüzgârlarla uyumlu olarak hukuk düzeninde cinsiyet eşitliğini sağlayıcı bir çok düzenleme yaparken, bunun yanında kadın üzerinden siyaset yapmış, örneğin başörtüsü/türban sorununu bir temel insan hakkı olarak topluma sunarak, oyları almayı başarmıştır. Ne var ki köken itibariyle sorunlu olan bu ilişki, en yetkili ağızdan duyulan, “kadın erkek eşitliğine inanmıyorum.” söyleminin yanında, 12 Eylül 2010 tarihli referandum sonucu Anayasa’nın 10. maddesine yapılan ekte de kendini göstermiştir. Maddeye eklenen: “Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.” cümlesi olumlu olmakla birlikte, sonraki fıkrada, özürlüler, çocuklar gibi toplumda dezavantajlı gruplara yer verilmesi, maddenin iç tutarlılığını bozmuştur. Nüfusun yarısını dezavantajlı sayan bu yaklaşım, cinsiyet eşitliğine ve kadınların anayasası dediğimiz, Türkiye’nin artık çekincesiz olarak imzaladığı, yasaların ve diğer tüm hukuksal düzenlemelerin kendi öngördüğü eşitlik düzleminde yapılmasını emreden CEDAW’a da aykırıdır.[3] Konumuza dönersek, bir toplumda haklarını almak isteyen, sistemden yakınan grupların, kendilerini en iyi biçimde muhalefette ifade etmeleri kaçınılmazdır. Kadınların da yasal düzenlemelerdeki tüm iyileştirme çabalarına karşın yaşamdan erkeklerle eşit pay almadıkları, örneğin eş şiddetinden korunamadıkları ortadadır. Öyleyse tutarlı bir muhalefet, toplumdaki diğer azınlık veya ezilen gruplar gibi kadınların da sesi olmak zorundadır. Ancak iktidarın da “Ben zaten güçlüyüm, durup dururken niye kadınları Meclis’te erkeklerle sayısal olarak eşitleyeyim ki?” demeyip kota yerine, genel seçimlerde tam cinsiyet eşitliğini yaşama geçirmesi halinde, rakiplerine açık ara fark atması kuvvetle olasıdır. Burada, “Kadınlar da çalışsın, örgütün, partinin kapıları açık: onlara durup dururken neden %50 seçilme garantisi verelim, bu da bir çeşit lütuf olmuyor mu?” itirazının da karşılanması gerekir. Yanıt çok yalındır: Rekabette eşitlik, eşit konumda olanlar açısından bir anlam ifade eder. Eşit konumda olmayanlara, yan yana koyup ‘eşitsiniz, bak kimse önde değil, haydi yarışın’, derseniz hata edersiniz. En büyük adaletsizliklerden biri de eşit konumda olmayanları eşit koşullarda yarıştırmaktır çünkü. Buna karşın tam eşitliğin aksine, oranı çok yükseltilse bile kota artırımı gibi kulağa hoş gelen söylemlerin toplumun belli bir kesimi için değeri olmaz. Olsa olsa, “Bak, kendi anlayışlarındaki kadınları Meclise yollayacaklar, benim hayatımda bir şey değişmez.” algısı yaratır. Ancak, salt kadın olduğun için yarı oranında Mecliste temsil edileceksin söylemi, iyi anlatılmak, doğru örnekler sunmak ve doğru adaylar bulmak koşuluyla kayadan yonga koparır. Çünkü sanıldığının aksine günümüzün dijital dünyasında, egemen olanlara karşı başarılı olmak zor değildir. Anahtar: üç temel ögenin birlikteliğinde, uyumundadır. Bunlardan ilki, kadınların tam cinsiyet eşitliği istemi gibi doğru ve haklı bir isteğin olması; ikincisi, bunları dile getirecek güçlü söylemi olan, doğru bir kişinin varlığı; üçüncüsü ise doğru araçların -medya ve Internet gibi- etkili kullanılmasıdır. Bu açıdan Türkiye, 2011 Haziranındaki genel seçimler öncesinde, cinsiyet eşitliğinin sağlanması açısından tam kıvamındadır. Öyleyse iktidarını sürdürmek ya da iktidar olmak isteyen bir partinin yapması gereken, “Doğurursa, kız doğursun analar.” diyen türküdeki içtenlik, özgüven, şenlik ve coşkunun kadınlara, doğru kişi(ler) tarafından, doğru yöntemler kullanılarak hissettirilmesidir. İşte o zaman kadınları sandıkta hiçbir güç tutamaz, baskıcı kocalar bile yönlendiremez. Not: Radikal 2’de 2.1.2011 günü ilk paragrafı çıkartılarak yayınlandı. *Ankara 8. Aile Mahkemesi Hakimi [1]Ardıç Arasında Biten Nanelar/ Doğurursa kız doğursun analar; Denizli/Acıpayam-Mansur Kaymak-İsmet Akyol , Türkü. [2] Instıtutions, Iustinianus; cev. Dr. Ziya Umur, s.1. [3]Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiyesi Sözleşmesi(Convention for the Eliminiation of All Forms of Discrimination Againts Women)kısa adıyla CEDAW, 3 Eylül 1981 tarihinde yürürlüğe girmiş, Türkiye tarafından usulüne uygun şekilde onaylanarak, 19 Ocak 1986 tarihinde yürürlüğe konmuştur. KADIN KIYIMI Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 31.12.2010 25 Kasım 1960’ta, Orta Amerika’daki Dominik Cumhuriyeti’nde Trujilo Diktatörlüğü döneminde Mirabel Kardeşler olarak bilinen üç kadın, yönetime muhalif oldukları için arabalarından zorla indirilerek tecavüz edilip öldürülür. Latin Amerikalı ve Karayipli kadınlar bu vahşet karşısında günlerce tepkilerini sürdürür ve 25 Kasım’ın, Kadınlara Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma Günü olarak kabulünü sağlarlar.[1] Ankara Adliyesi’nde bir mahkemede yazı işleri müdürü olarak çalışan Necla. Y. da, 20 Ekim günü, sabah saat 7.30 sıralarında adliyeye gitmek üzere otobüse bindiği sırada hunharca, öldürülür. Tabancası ateş almayınca, Necla’ya bıçakla defalarca acımadan vuran kişi, yine adliyede çalışmakta olan Necla’nın kızının lise sıralarındaki erkek arkadaşıdır. Olaydan kısa süre önce de genç kızı tokatlayıp saçından sürükleyerek adliyeden zorla dışarı çıkarıp tekmelemiş; aynı zamanda sendika işyeri temsilcisi olan Necla ve kızı tehdit ediliyoruz, öldürülebiliriz diye savcılığa başvurmuş; ancak ifadesi alınan zanlı serbest bırakılmıştır. [2] Aynı günlü gazetelerin iç sayfalarında, “Bir tuhaf Tahliye” başlığıyla verilen başka bir haber, yine kadına yönelik erkek kaynaklı şiddet içeriklidir: “18 mart 2010 tarihinde bir savcının çocuğuna özel ders verdikten sonra evine dönerken iki erkek tarafından kaçırılan üniversite öğrencisi genç kız tecavüze uğramıştı. Olaydan bir süre sonra yakalanan zanlılar altı aya yakın tutuklu kaldılar. İki üyesi kadın yargıç olan mahkeme, adli tıp raporunun geç gelebileceği ve tecavüzcülerin bu süre içerisinde tutuklu kalmalarının mağduriyet yaratacağı gerekçesiyle tahliye etti.”[3] Bir rastlantı olarak yine 21 Ekim’de geçici yetkiyle, üye olarak çıktığım ağır ceza mahkemesindeki duruşma sırasında mağdurun babası, 15 yaşındaki kızına cinsel tacizde bulunan erkek kardeşinden şikayetçi olmadı. Üstelik ifadesinde kızını suçlamaya başladı. Küçüğün sessizce ağladığını görünce dayanamayıp, “Yanlış taraftasınız, kızınızı savunacaksınız.” diye uyardım. Her gün benzerleri gazete sayfalarına yansıyan bu örneklerin, dikkatten kaçmaması gereken belli özellikleri var. Dominik Cumhuriyeti’nde kadınlar güçlü tepki göstererek, en azından kadına yönelik erkek şiddetine dikkati çekmeyi başardılarsa da 21 Ekim 2010 günü itibariyle 243 hakim, 161 savcı, binlerce adliye çalışanı ve 9778 avukatın görevli olduğu bir adliyede ise, genç bir kız ile annesi, resmi başvurularına karşın bir zorbadan korunamadı. Medyada mağdur yerine tecavüzcülerin haklarının korunduğu algısıyla haberi yapılan yargılamada da yargıçların ikisinin kadın olması da yargıdaki erkek egemen bakış açısını değiştirmedi. Son olayda taciz mağduru küçük kız, amcasının daha önce de benzer davranışı olduğunu annesine bildirmesine karşın, hiçbir önlem alınmadı. Anılan örnekler, bu eylemlerin hepsinin suç olmasına karşın yargısal mekanizmanın bir gasp ya da başka adi suçlarda olduğu gibi etkili çalışmamasının, başka deyişle kadınların erkek kaynaklı şiddetten etkili korunmamalarının nedenini de göstermektedir. Şöyle ki kızı, ilk tacizi haber verdiğinde önlem almayan anne ile olay açığa çıktıktan sonra şikayetçi olmayan baba, kol kırılır yen içinde kalır deyişindeki ataerkil tutumun etkisindedir. Hatta baba, bilinçli ya da bilinçsiz kadını, erkeğin malı olarak gören, erkeklerin aslında kadınlar üzerinde her türlü tasarrufta bulunabilme hakları olduğuna inanan bir anlayışa sahiptir. Öyleyse toplumsal refleksin ve adalet mekanizmasının bu tür olaylarda gevşek tutum almasının arkasında, erkekle kadın arasındaki eşitsiz güç ilişkisinin yanında, erkeklerin ayrıcalıkları olduğu algısı da bulunmaktadır. Çünkü “Şiddeti mümkün kılan erkeklerin yararlandıkları iktidar ve ayrıcalıklar, inançlarda, uygulamalarda, sosyal yapılarda ve kanunlarda yer alan kodlardır.”[4] Yani anlayışlarda ve bu anlayışı, besleyen törelerde, yasalarda ve dini öğretilerde erkekten kadına yönelik şiddete açık veya örtülü bir izin vardır. Kadına yönelik erkek şiddetinin önlenmesi için hukuksal yaptırımlar ve bu yaptırımların etkili uygulanması yadsınamaz bir öneme sahiptir. Ancak uygulamada başarı kazanılması için erkek ayrıcalığının dayandığı yapılar ortadan kaldırılmalı, şiddetin kültürel ve sosyal anlamda onay görmesinin önüne geçilmelidir. Nihai çözümse, yalnız erkek kaynaklı kadına yönelik şiddete karşı değil, yaşamın her alanında şiddetin çözüm olmasının, sonuç almasının engellenmesi ve ona karşı çıkılmasıyla olanaklıdır. Buna karşın şiddetin aynı zamanda erkekler arasında da belirli gruplara nimetler, ayrıcalıklar sağlayan onları iktidara götüren ve iktidarın kullanımını sağlayan bir araç olduğu gözden kaçmamalıdır. Üstelik kadına yönelik erkek şiddetinin özel niteliği karşısında erkekler, kadınlar karşısındaki bu ayrıcalıklarından ve üstünlüklerinden neden vazgeçsinler sorusu da yanıtlanmalıdır. Oysa şiddeti araç olarak kullanan bu iktidar boğuşması sırasında yaşanan başarısızlıkların, başarısız olma korkusunun erkeklere de zarar vermesi kaçınılmazdır. Buna ayrıca, erkek çocukların kızlara göre cinsel istismara uğrama olasılığı daha az olsa bile, fiziksel şiddete uğrama olasılıklarının daha yüksek olması olgusu da eklenince, erkeklerin hangi kaynaktan gelirse gelsin şiddete karşı çıkmaları için yeterli nedenleri olacaktır. Öyleyse kadınlara yönelik şiddetin, bir bumerang gibi dönüp gelip onları da vurduğu erkeklere anlatılmalıdır. Çünkü, nasıl kanatlarından biri kırık bir kuş uçamazsa, toplumsal kalkınmanın, mutluluğun artırılması için her iki cinsin eşit konumda olması zorunludur. Bu durumda erkeklere düşense, geleneksel “geçimi sağlayan aile reisi” rolünden, birey yetiştirme sorumluluğunu üstlenme yetkinliğine erişmiş “baba” rolüne geçmeye hazır olmayı içselleştirmeleridir; hem de bir an önce. *Ankara 8. Aile Mahkemesi Hakimi [1]https://www.jmo.org.tr/resimler/ekler/28bcd967480c1e8_ek.pdf?dergi=HABER+B%DCLTEN%DD “ TMMOB, Kadına Yönelik Şiddete Hayır Etkinliği Gerçekleştirildi.” [2] Bkz. 21.10 2010 tarihli gazeteler. Sabah Gazetesi ve Kanal D sabah haberlerinde olay “çılgın aşık” spotuyla verildi. [3] 21. 10 2010 günlü Cumhuriyet Gazetesi, s. 3. [4]Michael Kaufman, Erkek Kaynaklı Şiddetin 7 Nedeni Uluslar arası İstanbul Kadın Buluşması, İKAM İstanbul Kadın Araştırmaları Merkezi Derneği tarafından, T.C. Başbakanlık Tanıtma Fonu ve İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı destekleriyle 5 – 6 Kasım 2010 tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleştirilen etkinlikte sunulan bilgi notu.