Kadına Yönelik Şiddet ve Ayrımcılık Tarihsel Süreçte Neden Farkedilmedi?

26 Jun, 2022

 

       Uygarlık tarihi boyunca güçlü olanın zayıf üzerindeki iktidarını ve tahakkümünü pekiştirmek amacıyla kullanılan şiddet eylemi, hakimiyet kurmak gayesi ile özdeşleştirilerek meşru bir eylem olarak benimsenmiştir. Kadına yönelik şiddetin de yine bu tahakküm kurma dürtüsü, güçlü olanın zayıf üzerinde egemen olma isteği sebebiyle var olduğu düşünülmektedir. 

       İnsanlar toprağı işlemeyi öğrenerek işlediği toprağa bağımlı bir yaşam benimsemiş; avcı-toplayıcı yaşam biçiminden yerleşik hayata  geçmiştir.  İnsan toplulukları yerleşmek için daha geniş alanlara ihtiyaç duymuş ve bu sebeple farklı topluluklar arasında etkileşim kurulmuştur. Bu dönemde savaş ve fetih fikri oluşmuş, fiziksel kuvvet önem kazanmıştır. Tarım Devrimi ile başlayan bu süreç üretim araçlarını da değiştirmiş ve toprağı işlemek için gerekli olan araçlar erkekler tarafından yapılmıştır. Gündelik yaşamda oluşan bu değişiklikler neticesinde kadının görevi ev işleriyle ilgilenmek ve anne olmak olarak benimsenmiş, kadın eve hapsolmuş ve geri planda kalmıştır. Özel mülkiyet fikrinin gelişmesiyle kadın erkeğe mülk olarak tayin edilmiş, kadın, hak ve özgürlükler bakımından ötekileştirilmiştir. Kadına karşı şiddet ve ayrımcılığın temel sebebi olan toplumsal cinsiyet rolleri bu değişimler sonucunda oluşmuş olup, şiddet ve ayrımcılık çağlar boyunca toplumsal cinsiyet rolleri ile bir arada düşünülmüş, bu sebeple olağan bir tutum olarak görülmüştür. 

       Rönesans ve reform ile başlayan toplumsal değişimler Aydınlanma Çağı ile devam etmiş, Fransız Devrimi ile doruğa ulaşmıştır. Devrim sürecinde kadınlar aktif olarak yer almış ve hatta “Kadının özgür doğduğunu ve kadın ile erkeğin eşit haklara sahip olduğunu” belirten bir bildiri de yayınlamışlardır. Ancak devrimden sonra ataerkil zihniyetin tekrar iktidara gelmesiyle mücadelelerinin önü kesilmiştir. 

       Kadının cinsiyeti nedeniyle uğradığı eşitsizliğin ayırt edilmesi için Büyük Sanayi Devriminin gerçekleşmesi, yani kadının iş gücüne gereksinim duyulması gerekmiştir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda erkeklerin savaşta olmaları kadının iş gücüne duyulan gereksinimi artırarak bu farkındalığı pekiştirmiştir. 1960 ve sonrasında Batı ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri’nde meydana gelen büyük toplumsal değişimler neticesinde kadınlar sosyal yaşamda, iş hayatında daha çok yer almaya başlamışlardır. Yaşanan bu değişimler sonucunda oluşan farkındalıkla geleneksel cinsiyet rolleri sorgulanmaya ve bu rollerin kadınlar üzerinde yarattığı sosyal sorunlar ortaya konulmaya başlanmıştır. 1960 - 1990 arasında etkisini gösteren ikinci dalga feminizm, kadın haklarına bakışın toplumsal bir sorun olan cinsiyet eşitliği bağlamında ele alınmasında etkili olmuştur. Kadına yönelik şiddet ve ayrımcılığın toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden doğan bir problem olduğu da yine bu dönemde fark edilmiş; dünya kamuoyunda artan duyarlılık neticesinde kadına yönelik şiddet ve ayrımcılık ile mücadele 1981 yılında CEDAW ile başlamıştır. Yıllar içerisinde, kadına yönelik şiddet ve ayrımcılığın bir toplumsal cinsiyet sorunu olduğu ile ilgili farkındalığın artmasıyla şiddet ve ayrımcılığa karşı mücadele de büyüyerek devam etmiştir.