( “Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Ve Hukuksal Durum” adlı bu çalışma 2008 yılında yapılmış olup kadına yönelik şiddet konusunda öncesinde yazılmış olan bir iki makale dışında, özellikle kitap boyutundaki ilk örnek olması nedeniyle tarihsel bir öneme sahiptir. Bunun yanında günümüze dek kat edildiği sanılan onca mesafeye karşın içeriğinin kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusunda günümüze de ışık tuttuğu inancıyla bu sayfada paylaşılmıştır.)

İnsanların devlet biçiminde örgütlenmesinin temelinde güvenliğin sağlanması, şiddete uğramadan yaşama arzusu da vardır ve çok önemli yer tutar. Devlet bu görevini hukuk kuralları ve kuralların uygulanmasını sağlayacak yargı ve güvenlik birimleri aracılığıyla yerine getirir. Öyleyse şiddetin önlenmesinin en önemli araçlarından biri hukuksal düzenlemelerdir. 
Günlük yaşamda kadına göre erkek, şiddet olaylarında mağdur ya da saldırgan olarak daha fazla taraftır. Başka deyişle kadınlara yönelik cinsel saldırı ve ayrımcı tutumları ayrı tutarsak, sokaktaki şiddetin öznesi ve nesnesi çoklukla erkeklerdir Ne var ki sıradan ilişkilerdeki bu saptama, aile içi ilişkiler söz konusu olduğunda, şiddete maruz kalma açısından kadınların aleyhinedir. Aile içinde kadın ve çocuklara yönelik şiddetin derece ve niteliğinin, sokaktakinden hiç de az olmamasına karşın binlerce yıl görülmemesi, önlem alınmaması, aslında insanlık açısından şaşırtıcı, utanılası bir durumdur ve ne yazık ki, mülkiyetin erkek egemen yapısı değişmediği için ataerkil ve feodal toplumda olduğu gibi günümüzün sanayileşmiş toplumunda da aynen devam etmektedir. Kökeninde, kadının, erkeğin malı olarak görülmesi vardır. Örneğin Roma hukukunda klasik dönem boyunca aile babası, aile bireylerini satabilir, kiralayabilir, ailede yeni doğmuş çocukları öldürebilirdi.  

Demek ki kadının, binlerce yıldan beri günlük yaşamdan koparılıp eve hapsedilmesi ve şiddet uygulanarak boyun eğdirilmesinin temelinde, erkeğin malı olarak görülmesi vardır. Öyleyse kadına yönelik ayrımcılığın önemli iki ayağından biri, kadının toplumsal yaşamdan, üretimden koparılıp eve hapsedilmesi, diğeriyse aile içinde ona yönelik olarak uygulanan şiddettir ve bu şiddetin görmezden gelinmesi, göz yumulması kadının güçlenmesinin, gelişmesinin önündeki en önemli engeldir.  

Ne yazık ki modern dünyada da şiddet, uzun zaman sokakta yaşanılanla sınırlı görülmüş, binlerce yıl aile içinde yaşanılan, kadına ve güçsüz bireylere yönelik şiddet, son on beş, yirmi yıla dek hep kör noktada kalmıştır. Hatta kadın haklarının anayasası sayabileceğimiz Kadınların İnsan Hakları Bildirisi olarak da tanımlanan, Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiyesi Sözleşmesi, (Convention for the Eliminiation of All Forms of Discrimination Againts Women), kısa adıyla CEDAW’da, bile kadına karşı aile içinde işlenen şiddetten söz edilmemiş, sorunun yalnızca ayrımcılık ayağı üzerinde durulmuştur. Sözleşmede kadınlara karşı şiddet kullanımına yer verilmemesine gösterilen tepkiler üzerine ise, nihayet 1993 yılında Kadınlara Yönelik Şiddetin Tasfiyesine İlişkin Bildirge kaleme alınmıştır.

Türkiye, çağdaş gelişmelerin gerisinde kalmamış, imzaladığı uluslararası sözleşmelere uygun olarak, 14 Ocak 1998 tarihinde aile içi şiddete uğrayanların korunması amacıyla kabul edilen ve kısaca “Koruma Emri” olarak tanımlanan 4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunla, aile içi şiddet, kör noktadan çıkarılmıştır. Ancak bu kanundan bilgi sahibi olanların ve yararlananların oranı hâlâ çok düşüktür. Bunun nedeni, şiddete uğrayan kadının, ekonomik güçsüzlüğü nedeniyle cesaretinin olmayışı, iddiasının ciddiye alınmayacağı korkusunu taşıması ya da saldırganın cezalandırılmayacağı ve şiddetin tekrarlanacağı endişesine sahip olmasıdır. Bunda Türkiye’de şiddetin bir terbiye biçimi olarak algılanmasının yanında, karakol, sağlık, savunma ve yargı mensuplarının kendi toplumsal değerleri ya da yasayı henüz yeterince bilmemeleri nedeniyle yasayı gerektiği gibi uygulamamalarının da etkisi vardır. Oysa 4320 Sayılı Yasa’dan sonra artık Türk hukukunda aile içi şiddet, özel ya da mahrem bir alan değildir. Bu düzenlemenin yanında 2000’li yıllarda peş peşe yapılan kanunlaştırma hareketlerinde de aynı duyarlılık artarak sürmüş, Anayasa’daki değişiklikler yanında, Medeni Yasa ve Türk Ceza Yasası gibi temel yasalarda da kadına yönelik ayrımcılık ve şiddete hoşgörü gösteren maddeler büyük ölçüde temizlenmiştir. Aynı kararlılık, TBMM’nin 25.62005 tarihli ve 853 sayılı Araştırma Kararı’ndaki öneriler ve 2006/17 sayılı Başbakanlık Genelgesi’yle sürmektedir. Ne var ki çağdaş gelişmelere koşut olarak, yapılan bu düzenlemelerin her biri ayrı ayrı bir değer oluşturmakla beraber, tümünün bir arada görülüp eksikliklerin saptanması, uygulamada tam verim alınması açısından bir zorunluluktur.

Bu yaklaşımla, Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü tarafından Kadına Yönelik Aile İçi Şiddetle Mücadele Projesi çerçevesinde, yasa uygulayıcılarının yararlanabileceği şekilde, “Kadına Yönelik Aile İçi Şiddete İlişkin Hukuksal Durum Ve Uygulama Örnekleri” adlı kitap yayınlanmıştır. Kitapla son on yıllık sürece yayılan yasal düzenlemelerin etkili kullanımı için çok önemli bir araç elde edilmiştir. Aile içi şiddetin kale kapısının kırılması açısından adeta bir koçbaşı olan 4320 Sayılı Yasa’dan ne yazık ki tam olarak yararlanamayan Türk kadını ve kadın örgütleri ve hukukçular için başucu ve başvuru kaynağı olacak olan kitabın, kadın lehine bir bakış açısıyla kaleme alınmış olması ayrı bir avantajdır. Örneğin mahkemelerde çelişkili kararlar verilen, boşanmış ya da yakın yaşam arkadaşlığı sürdüren ve bundan kurtulmak isteyen kadınların 4320 sayılı Yasa’daki koruma önlemlerinden yararlanmalarının gerekliliği, ulusal ve uluslar arası hukuksal düzenlemeler yanında sosyolojik, etik ve felsefi açıdan tartışılarak kanıtlanmıştır. Mahkemelerce 4320 sayılı Yasa uyarınca verilen ve Yargıtay denetimi kapalı olduğu için olumlu olumsuz çok farklılık gösteren koruma kararlarına bolca yer verilip çağdaş yorumlar doğrultusunda örnek bir kararın nasıl olması gerektiği de belirtilmiştir. 

Öte yandan, kitabın konuya ilgi duyan ve hukukçu olmayanlar için fazla ayrıntılı olabileceği de düşünülmüş ve özellikle kadın örgütleri çalışanları ve üyeleri ya da yasanın uygulamasına bir biçimde katılan sosyal çalışmacı, polis ve sağlık çalışanları gibi meslek grupları için, deyim yerindeyse bir küçük kardeşi, “Kadına Yönelik Aile İçi Şiddetle İlgili Ulusal ve Uluslararası Yasal Düzenlemeler” adıyla yalınlaştırılıp kısaltılarak eş zamanlı olarak yayınlanmıştır. 

Cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkanların ve kadın hakları, insan hakları savunucularının dikkatine…