Milliyet Gazetesi’ne İstanbul 1. Aile Mahkemesi’nden emekli hakim İzzet Doğan ve benim verdiğim röportajı, kadının şiddetten korunmasına yönelik kazanımların geri alınması çabalarının yoğunlaşması nedeniyle yeniden paylaşıyorum.

Eray Karınca”14 Şubat Sevgililer Günü’nde 3 çocuk annesi eşini bıçaklayarak öldüren sanığa mahkeme, haksız tahrik ve saygın tutum indirimi uygulayarak 20 yıl ceza verdi.” 

 

“Diyarbakır’da 2013 yılında 14 yaşındaki Z.B.’yi başına taşla vurup, bayıltarak tecavüz eden ve hamile kalmasına yol açan 22 yaşındaki Y.T.’ye duruşmadaki saygın tutumu nedeniyle indirim uygulanarak 11 yıl 8 ay hapis cezası verildi.” 

 

“Diyarbakır’da şiddet uyguladığı eşi B.A.’nın yanında sekreter olarak çalıştığı doktor Şerif Turhan ile hastanenin güvenlik görevlisi Mehmet Yıldız’ı bıçakla yaraladığı için 32 yıl hapis cezası istemiyle yargılanan 27 yaşındaki Mert Ava, ‘Haksız tahrik’ ve ‘Saygın tutum’ indirimi uygulanarak 6 yıl 5 ay 15 gün hapis cezası verilip, tahliye edildi.”

 

 

İnternet arama motorlarında “saygın tutum” yazdığımızda karşımıza ilk 3 sırada sadece son 1 ay için can acıtıcı 3 örnek çıkıyor. “Özgecan Yasası” olarak kadına yönelik şiddet davalarında “saygın tutum” ve “haksız tahrik indirimi”nin kaldırılmasına yönelik gündeme gelen yasa teklifi bir türlü meclisin gündemine gelemezken, ‘saygın tutum’ indirimi verilen kararları peşpeşe gelmeye devam ediyor. Uzmanların, “Bu kadına şiddeti de meşrulaştırıyor” dediği kararları, “Hakimler bu indirimleri vermeye mecbur mu?” diye daha önce verdikleri emsal kararlar ile kamuoyunun takdirini kazanan iki Aile Mahkemesi eski hakimine sorduk: “İndirim vermezsek karar Yargıtay’dan döner” diyen hakimlerin ‘işin kolayına kaçtığını’ dile getiren eski hakimler, kararların somut olayın niteliğine göre gerekçelendirilmesi durumunda Yargıtay’dan da onandığını söylediler. 

 

Avukat Eray Karınca (Aile Mahkemesi eski hakimi):

” Yargıtay sanığın lehine olan kararlarda, karşı temyiz yoksa ‘Neden indirim yaptın?’ demez. Bu nedenle belli başlı formül ifadeler indirim kararlarının gerekçeleri için yeterli oluyor. Ancak yasadaki o indirimi söz gelimi iyi hal indirimini yapmazsan, nedenini yasanın amacına göre somut olaya ilişkin olarak gerekçelendirmek gerekir. Bazen kolaycılıktan, bu gerekçelendirmeyi yapmamak için kolay olan yani iyi hal indirimi otomatik olarak seçiliyor olabilir. 

Yine sorunlardan biri cezaların hep alt sınırdan verilmesi. Oysa TCK 61. madde, “suçun konusunun önem ve değeri, meydana gelen zararın ağırlığı, failin kastının ağırlığı, güttüğü amaç ve saik göz önünde bulundurularak, temel ceza bulunur” diyor. Örneğin cinsel saldırı suçunun yaptırımı 2 yıldan 7 yıla kadar hapistir. Uygulamada temel ceza 2 yıl olarak verdiğinde, çoğunluk ‘Neden?’ diye sorulmuyor, formül gerekçeler yeterli oluyor. Daha fazlası örneğin 3 yıl olarak belirlendiğinde ise TCK 61 madde uyarınca mutlaka gerekçelendirme isteniyor. Bu da zor geliyor. 

Çünkü bu bir ‘iş’ olarak görülüyor. Dosya bitirilmeye bakılıyor. Oysa asıl olan adaletin sağlanmasıdır. Bununla birlikte yasada yapılabilecek değişiklikler de vardır. Örneğin TCK da olmamasına rağmen 1 Ağustos 2014 ten beri iç hukukun bir parçası olan İstanbul Sözleşmesi 42. Maddesinde, “kültür, örf ve adet gelenek veya sözde namusun” bu eylemlerin gerekçesi olamayacağını, mağdurun bunları ihlal ettiği iddialarının yeri olmadığını düzenlemektedir. Ben öncelikle ceza hakimlerini, kadın cinayetleri ve cinsel saldırı suçlarında İstanbul Sözleşmesi hükümlerine uygun karar vermeye çağırıyorum. Bir açıdan sorun öncelikle ‘İyi kanun mu iyi hukukçu mu’ noktasında düğümleniyor. Ben elbette her ikisi de diyorum. Fakat birini tercih etmek durumundaysak, o zaman yanıtım, ‘İyi hukukçu, vicdanlı hukukçu’ olur. Diğer yandan

Kadın cinayetlerinin önlenmesi konusunda toplumsal duyarlılık yok. Böyle olunca siyasetçiler de bu konuya eğilmeye çok gerek görmüyorlar. Örneğin 5 sene önce kadınlar yolda çantaları ile yürüyemez hale gelmişti. O zaman ciddi bir tepki ve irade gösterildi ve bu olaylar bıçak gibi kesildi. Ne oldu? Kanunlar mı değişti? Polis en yukarıdan talimatla duyarlı yaklaştı, Yargıtay çözme iradesiyle yaklaştı, ceza miktarlarında artış yapıldı, en önemlisi hiç taviz verilmedi, yani yapanın yanına kar kalmadığı görüldü. Ama bugünkü durumda kadına cinsiyeti gereği şiddet uygulayanın çokluk yanına kâr kalıyor.

Kişi bilmeli ki karşılığında hem toplumdan hem de hukuktan ciddi şekilde yaptırım görecek. Bu kot zihinlere yerleştiğinde kadına şiddet yüzde 100 çözülmese bile böylesi kanayan bir yara olmaktan çıkar.” 

 

İzzet Doğan (Aile Mahkemesi eski hakimi):

“Bana göre bu indirimleri vermemek mümkündür. İnsan unsuru çok önemli. Öncelikle son dönemde çok fazla hukuk fakültesi açıldı. Sayı çok fazla olunca, yeni yetişen hukukçular yeteri kadar donanımlı yetişmiyorlar. 

Zaten ‘iyi hal’ indirimi çok istisnai hallerde uygulanmalı. Kravat taktı, duruşmaya geldi diye indirim olmaz. Bu indirim çok istisnai hallerde uygulanmalı. Bunun çözümü için de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarının örnek alınması, uluslararası sözleşmelerin öne çıkarılması ve hukukçuların bu konuda iyi eğitilmeleri çok önemlidir. Bir de Avrupa’da medeni kanunda yapılan değişiklikler Türkiye’ye çok geç adapte ediliyor. Bu da hukuki açıdan sıkıntı yaratıyor. 

Yani mesela 18 yaşın altındaki bir kız ya da erkek çocuk tecavüze uğradıysa burada sen doğrudan ruhsal sarsıntıya uğradığını kabul etmek zorundasın. Ama maalesef bizde çocuk Adli Tıp Kurum’una gönderiliyor, ediliyor daha çok yıpranıyor. Bir de dava bitmiyor, uzuyor. 12 yaşında bunu yaşayan çocuk 16 yaşında tekrar Adli Tıp’a gitmek zorunda kalıyor. 

Ben mesela boşanmış ya da sevgilisi ile beraber yaşayan kadınların, eşlerinden şiddet görmeleri durumunda devlet koruması alamayacağı yönündeki yasaya rağmen, uluslararası sözleşmelere dayandırarak, AİHM kararlarını örnek alarak bir gerekçe yazıp bu yönde bir karar vermiştim. Bu kararı yasa değişikliğinden önce ilk veren de bendim. Demek istediğim hukukçu çok önemli. Anayasa der ki, ‘Hakim vicdanına ve kanuna göre karar verir.’ Yani sadece kanuna bakılmaz, hakimin vicdanı da önemli.”  

 

*** kutu ***

Ne karar vermişlerdi?

 

“Ekonomik şiddet”i ilk o tanıdı

Eray Karınca, 2009 yılında M.Ö, eşinin maaşına el koyduğu, kendisine bir çay parası dahi vermediği, kırılan bir çay bardağının dahi hesabını sorduğu gerekçeleriyle eşine boşanma ve tazminat davası açtı. Karınca, kadının kocasından ‘ekonomik şiddet’ gördüğü gerekçesiyle kadına lehine boşanma kararı verdi. Ancak kocanın temyize taşıdığı karar Yargıtay’dan döndü. Fakat Karınca direndi ve Yargıtay’a şu gerekçeyle kararı yeniden gönderdi:

“Bu durumun gözün morartılması, kolun bacağın kırılması gibi gözlenmesi olanaklı değildir. Yargıtay’la aramızdaki temel ayrılık her ne kadar ilk bakışta ispat hukukuna ilişkin gibi gözükmekteyse de özde fiziksel şiddete yoğunlaşılıp ekonomik şiddetin gözden kaçırılmasından kaynaklanmaktadır…

Davacı kadının hastalığı döneminde taksi parasını dahi ödeyememesi, davalı erkeğin cimriliği nedeniyle onu otomobiliyle hastaneye götürmeyişi, tanıkların somut ve görgüye dayalı bilgileridir

O halde, uzun yıllar eşinin aşırı hesaplı ve cimrilik ölçüsündeki tutumluluğuna dayanmak zorunda kalan kadının, ekonomik ve sosyal alanda özgür ve rahat yaşamak ve ekonomik şiddetten kurtulmak için açtığı davanın kabulüne karar verilmesi gerektiği inancıyla önceki kararımızda direnilerek, aşağıdaki yargı kurulmuştur.”

 

“Şiddete karşı kalma olasılığının olması yeterli”

İzzet Doğan ise henüz yasalar boşanmış kadınlara eski eş şiddetine karşı koruma vermezken aksinin uygulanmasını sağladı. Boşanmış bir kadının mahkemeye sığınarak eski kocasından korunma istedi. Doğan, eski eşinin tehditlerine maruz kalan E.D’nin koruma sağlamasını yasalara rağmen şu gerekçe ile sağladı: 

“E.D’nin boşanmış olması onun devletin sorumluluğunda olan yaşam hakkının güvenceye alınması ve ona karşı gösterilecek şiddetten korunmasına engel değildir. E. D. devlet tarafından korunma hakkı olan; savunmasız bireyler kapsamındadır. Dolayısıyla şiddete karşı kalma olasılığının bulunması yeterli sayılarak yaşam hakkının korunması gerekir. Başvurucunun korunma isteği karşısında devletin ve yargının eylemsiz kalması söz konusu olamaz. AİHM’in birçok kararında evlilik dışı birliktelik ve yakın yaşam arkadaşlığı aile kavramı kapsamında sayılır. Tüm bu nedenlerle başvurucunun ‘korunması’ ve şiddet uygulama olasılığı bulunan diğer taraf için ‘geri dur’ emrinin verilmesi yasaya uygun olmasa bile mahkememizce hukuka uygun olarak kabul edilmiştir.”