Boşanma Davasında Zorunlu Arabuluculuk ve Büyük Resmi Görmek

17 Sep, 2021

Orhan Veli, “Güzel Kadınları Severim” şiirinde: “güzel kadınları severim, işçi kadınları da severim, güzel işçi kadınları daha çok severim.” der. İşçileri ve kadınları sevenlerin yalnızca şairden ibaret olmadığı, her fırsatta işçi ve kadını ekonomik ve sosyal açıdan çökertip egemen olana patrona/kocaya, erkeğe boyun eğmeye zorlayanların da en azından söylemde bu kervana katıldıklarını biliyoruz. Ne var ki onların sevdiği kadınlar, şairin, Aşk Resmi Geçiti’ndeki: “Gelelim sonuncuya – Hür olsak der – Eşit olsak der – İnsanları sever – Yaşamayı sevdiği kadar” diye tanımladığı kadınlar değil kuşkusuz. Çünkü bu kadınlar, “hak arayan, eşit olma çabasından asla vazgeçmeyen, sokaklarda gezen, çalışma yaşamında olan, hak arayan, eşit işe eşit ücret almak isteyen, bedenim benimdir kimse karışmamalı diyen,” bir kişinin iradesine ipotekli Meclis çoğunluğunun parmak hesabıyla geçirilen yasalara boyun eğmeyecek olan ve asla pes etmeyen kadınlardır. İşçilerin ekonomik ve sosyal haklarındaki, yasalar ve kökleşmiş yargı kararlarında tanımlandıkları için törpüleyemedikleri nisbi kazanımları zorunlu arabuluculuk gibi eşit güçte olmayan taraflar arasında adaletsizlik yaratması kaçınılmaz olan, aslında adı dahi saçma bir kavramla kökten gasp edildikten sonra, gözler bu kez de kadınlara çevrildi.

Başka ülkelerde de zorunlu arabuluculuk var ise de oralarda taraflar arasında güç eşitsizliğinin fiili ve hukuki olarak giderildiğinde ve buna ilişkin mekanizmaların tıkır tıkır işlediğinde kuşku yok. Kadınlara yönelik saldırı ise boşanmalarda zorunlu arabulucuk öncesi, Cumhuriyet ve laiklik ilkesine ve Anayasa’nın 174. Maddesi uyarınca İnkılap Kanunları ile korunuyor olmasına rağmen, kadınların resmi evlilikle Medeni Kanun kapsamında kazanılmış haklarına yönelik oldu. Müftülüklere nikah kıyma yetkisini veren tasarı, tüm itirazlara rağmen bir hamlede meclisten geçirildi. Bu yetkinin laiklik ilkesinin ihlali olacağı, ikili bir hukuk sisteminin kapısını açacağı, yine küçük yaştaki evlilikleri yani çocuk gelinleri meşrulaştıracağı söylendi, yazıldı, çizildi ama motivasyonunu artık sadece kendi mahallesinden alan erkin bu uyarılara kulakları tıkalıydı. (“Sağlık personelinin takibi dışında doğan çocukların doğum bildirimi nüfus müdürlüklerine sözlü beyanla yapılır.” şeklindeki düzenlemenin kız çocuklarının doğumlarının gizlenmesi sonucunu ve dolayısıyla pedofiliyi, imam nikahlı, resmi olmayan evlilikleri koruyacağı kuşkusuzdur. Bkz. 7039 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 5. Maddesinin 4. Fıkrası.) Gözden kaçmaması gereken bir nokta da müftülerin bağlı olduğu teşkilat olan Diyanet’in kadro ve bütçe olarak ulaştığı devasa boyuttu. Aslında amacı dinin siyasete bulaşmasını önlemek olan kurumun, laiklik ilkesinin hırpalanmasında kullanılması da hoş olmayan bir ironi idi. Ne var ki sosyal bilimlerde de geçerli olan bir doğa yasası “İhtiyaç bünyeyi yaratır” ne kadar doğru ise, bunun tam tersi “bünye, ihtiyacı yaratır” da bir o kadar geçerlidir. O halde bu denli güçlenen bir kurumun, artık elindekilerle yetinmeyip hayatın her alanına müdahale etmeye kalkışacağı da öngörülebilir.

Destek almak için arayın, 0312 451 1723.

Öte yandan kadınlar aleyhine olan tasarıların artık Meclis’ten otomatik olarak geçeceği aşikar olduğundan, gözleri yasa teklif ve tasarılarına çevirmek ve daha o aşamadayken gereken itirazlarda bulunmak gereklidir. Örneğin, Mağdur Hakları Yasa Tasarısı 2. maddesi itibariyle kadınları “Kırılgan Grup statüsüyle doğrudan kapsamaktadır. Buna göre Cinsel suç, aile içi şiddet, terör, göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti suçu mağdurları ile çocuk, kadın, yaşlı ve engelli mağdurları, kırılgan grup tanımı içindedir.” Daire Başkanlığı’nın görevleri başlıklı 11. madde ise, “Adlî süreçte kadın mağdurlara ve kırılgan gruba dahil diğer mağdurlara yönelik hak ve hizmetlerin geliştirilmesine ve uygulanmasına ilişkin faaliyetleri yürütmek,” şeklindedir. Tasarı her ne kadar adından açıkça söz etmese de ebeveyne yabancılaştırma sendromu mağduru çocukların, velayete sahip olmayan eşle kişisel ilişki kurmasını icra marifetiyle olmaktan çıkarma ve mağdurlara bazı çağdaş olanaklar sağlamak gibi iyi niyetli çabaları içermekte ise de Gönüllü çalışanlar başlıklı 27. Maddesi, Devlet Pesonel Rejimi ve Anayasa açısından hayli tartışma yaratacak, enteresan bir düzenlemedir.

Buna göre:

“(1)Mağdurlara yardım ve destek hizmetlerinde bu Kanunda belirtilen ilkeler gözetilerek gönüllü kişilerden yararlanılabilir.

(2) Müdürlüklerde gönüllü çalışanlara görev, yetki ve sorumluluk yönünden kamu görevlilerine ilişkin hükümler uygulanır.

(3) Görevleri sebebiyle işlemiş oldukları suçlarla ilgili olarak soruşturma izni adalet komisyonu başkanı tarafından verilir.

(4) Gönüllü çalışanlara, talepleri üzerine fiilen çalıştıkları her gün için ulaşım ve iaşe giderleri karşılığı olarak yapılacak günlük ödeme tutarı ve tüm gönüllülere ödeme yapılabilecek yıllık toplam gün sayısı bütçe kanunlarıyla belirlenir. Bu ödemelerden herhangi bir vergi ve kesinti yapılmaz.”

Hemen soralım, tıpkı zorunlu arabuluculuk gibi kavramları ters yüz ederek gönüllü oldukları halde para alacak olan bu çalışanlar kim olacaktır? Olmaz olmaz demeyin, nikah kıyma yetkisine sahip olanların boşamaya da el atmamaları için bir neden var mı? Açıkça söyleyelim nikah kıyan müftülük çalışanlarının yarın gönüllü statüsüyle -ancak ücret de alarak!- boşama yetkisine de sahip olmamaları için o düşünce mahfilinde hiçbir engel yok. Aynı şekilde, Başbakanlık 22 Mart 2017 tarihli 8. Kadın İstihdamı Ulusal İzleme ve Koordinasyon Kurulu Toplantısı’nda alınan karar doğrultusunda hazırladığı 2010 tarihli Başbakanlık Genelgesi’ni yenilediği taslakta da kadınların kazanımlarının bir biri geri alındığını görüyoruz. Sadece başlıklara bakıldığında bile, taslakta “Eşit işe eşit ücret, Cinsiyet eşitliği denetimi, Fırsat Eşitliği, Terfi düzenlenmesi, eğitim ve istihdam olanakları, cinsiyet temelindeki istatistiklerin tutulması zorunluluğu, kadınlara iş arama süreçlerinde danışmanlık ve rehberlik, şiddet mağduru kadınların sosyal yaşama katılımlarının sağlanması, kreş ve gündüz bakımevi kurma zorunluluğu” gibi başlıklara yer verilmedi.” Bkz. https:// www.birgun.net/amp/haber-detay/kadini-sildiler189750.html Bunun, Avukat Hülya Gülbahar’ın sözleriyle: “kadınların yeterli olmasa dahi -şimdiye kadar- elde ettikleri kazanımların tümünün ortadan kaldırılması anlamına geldiği” açık. Hele tetikçi gazetecilerin Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 sayılı Kanun’daki kazanımları dillerine dolamaları ve yine en tehlikelisi boşanmada zorunlu arabuluculuğun getirilmek istenmesi kadınların hedef tahtasında olduğunun göstergesidir. Bu konuda rüştlerini ispatlamış kadın örgütleri yerine bazı marjinal ve ataerkil bakış açısına sahip kişi ve grupların görüşlere dayanılarak hazırlanan 2016 boşanma komisyonu raporunun adım adım hayata geçiriliyor olması kuşkusuz bir tesadüf değil.

Tüm bunlar kadını ve aileyi korumak yerine sorunları halı altına süpürmeye yarayacak, işin özünde çözüm yerine “mış gibi” yapmak olacak, aileyi korumak yerine cinsiyet eşitsizliğini derinleştirecektir. Çünkü tıpkı işçi ile işveren arasında olduğu gibi kadın ve erkek arasındaki güç eşitsizliği de devam etmektedir. Nitekim bunu öngören Kanun koyucu günümüze dek işçiyi koruyan düzenleme ve yorumlara yer verirken, Medeni Kanunu’un 169. maddesiyle, boşanma davalarında taraflar arasındaki güç eşitsizliğini giderecek, hak arama özgürlüğünü engelleyecek fiili durumların ortadan kaldırılması yükümlülüğünü hakime mecbur kılmıştır. Her ne kadar son zamanlarda yargısal kararlarda da ziynet eşyalarının kime takılırsa takılsın kadına ait olması gerekliliğinde tökezlenmesi ve kadın yararına takdir edilen tazminatın iyice tırpanlanması gibi kadın aleyhine esen rüzgarın sonuçlarını görmek olası ise de kökleşmiş kurum ve kuralların varlığının eşitsiz güç ilişkisini bir parça da olsa giderdiği, kadını az ya da isteksiz de olsa güçlendirdiği ortadadır. Hal böyle iken aile içi uyuşmazlıklara getirilmek istenen hem de işçilere olduğu gibi zorunlu kılınacak olan arabuluculuğun hiçbir sorunu çözmeyeceği kadını erkeğe itaate zorlayacağı. ülkenin mutsuzluk katsayısını artıracağı ortadadır.

Öte yandan İstanbul Sözleşmesi, Cedaw gibi uluslararası Sözleşmelerden çıkılmadan şiddetin yaşandığı olaylarda ve velayet ilişkin konularda arabuluculuk kurumu getirilemez. 6284 sayılı Kanun’un 2. maddesinin d bendine göre ise, “Şiddet: Kişinin, fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfî engellenmesini de içeren, toplumsal, kamusal veya özel alanda meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranışı,” içerir. Bunlardan birinin olmadığı bir boşanma davası çok çok istisna olduğundan, boşanmada zorunlu arabuluculuğun gerçekçi olmayacağı gibi esasında aile hukukunda mal paylaşımı davaları dışında yerinin olması olanaklı değildir. Kaldı ki “aile içi şiddet vakaları kolların kırılıp yen içinde kalmasının, çoğunlukla kadın ve çocukların, ceberrut ve sapık eğilimdeki erkekler tarafından ezilmesinin hem kapalı kapılar ardında kalmasının önemli nedenleri arasındadır. Ocak 2017 KONDA araştırmasında dayak oranı yüzde 27.” (Bkz. Murat Yetkin; Çarpıcı bir ensest raporu, Hürriyet, 8 Eylül 2017) Ensestin resmi rakamlara göre en az yüzde beş olduğu, hergün iki üç kadının eski veya mevcut eşi tarafından öldürüldüğü kadınların yüzde doksanından fazlasının hayatında en az bir kere cinsel tacize uğradığı, bilimsel raporların kimine aile içi şiddetin oranının yüzde yirmi yedi iken kimine göre de yüzde kırk olduğu anımsandığında, kadınla erkek arasındaki güç eşitsizliğini derinleştirerek sorunları çözmeye kalkışmanın intihar olacağı kuşkusuzdur. Ancak yapılanların doğru anlaşılabilmesi için biraz daha geriye çekilip kadraja işverenleri de koymak, bu pervasız saldırıların tam olarak anlaşılabilmesi ve baş edilebilmesi için gereklidir.

Acaba zorunlu arabuluculuk ile tüm yasal kazanımları bir çırpıda silinerek işverenin ve onun seçtiği arabulucunun insafına bırakılan işçiler ve onlar gibi daha evlenirken medeni nikahın avantajları bertaraf edilmeye çalışılan, boşanma aşamasında da zorunlu arabuluculuk ile kutsal aile silahıyla vurulan/vurulacak olan kadınlara karşı bu denli vurdumduymaz olanlar, işverenlere nasıl davranmaktadır? Örneğin banka sahipleri ve banka yönetim kurulu üyelerinin bankaları hortumlayıp halkın parasını kendi şirketlerine aktarmalarını önlemek için çıkarılan Bankalar Kanunu m. 160’ın, 687 sayılı KHK ile artık onlara uygulanmayacağının buyurulduğu, buna karşın bankaların küçük memurlarının “ne halleri varsa görsünler” pozisyonunda bırakıldığının görülmesi, tercihler ve motivasyonları belki daha iyi anlatacaktır. ülkemiz insanlarının yaşadığı acı deneyimler üzerine bir reaksiyon yasası olarak ihdas edilen Bankalar Kanununun 160. Maddesindeki ağır yaptırımlar, artık işveren, pardon banka – holding sahiplerine değil, sadece bankalarda çalışan küçük memurların zimmetlerine para geçirmeleri halinde uygulanacaktır. Bu demektir ki büyük resme baktığımızda, kendince güçsüz gördüğü işçi ve kadınlara karşı acımasızca saldırgan olanlar sermaye sahiplerine karşı oldukça hoşgörülüdürler. O halde burjuva hak ve özgürlüklerinin bile çok görüldüğü bu zihniyette kadınlara biçilen rol evde oturmaları, temizlik ve yemek yapmaları, çocuk bakmalarından ibarettir. Bu da ancak erkeğe sorgusuz sualsiz itaatle olur. Boşanma aşamasında kadının arabulucuya gitmeye zorlanmasının bilinçaltındaki sebep de aynıdır. Boyun eğ, itaat et.

Sonuç olarak pozitif hukukumuz açısından mümkün olmamakla birlikte Boşanmalarda zorunlu arabuluculuk bir şekilde kabulü halinde Anayasa 10. Maddesindeki pozitif ayrımcılık da olsa olsa artık özlü söz olarak hafızalarda ve Anayasa metninde dilek ve temenni olarak yerini alır.

 

Danışmanlık ve destek almak için 0312 451 1723  numaralı telefon ve/veya [email protected]  e-posta adresi üzerinden bizimle iletişime geçebilirsiniz.

Online danışmanlık ve destek almak için buraya tıklayarak destek alabilirsiniz.