6284 SAYILI KANUN’UN UYGULANMASINDAKİ SORUNLAR

24 Jul, 2020

Kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusunda bir koçbaşı işlevi görmesi gereken 6284 sayılı Kanun’un etkin uygulanması çetrefilli bir sorundur. Öyle ki kanunun uygulanmasında sorumluluk, kurumlar arasında, “Aman ölüm Bir olmasın.” diye, adeta bir saatli bomba gibi kucaktan kucağa bırakılmaktadır. Bu anlamda kanunun uygulanmasında, iyi niyetten öte sorumluluktan kaçma yaklaşımı daha başattır. Bunun sebebi ise tıpkı yönetenlerin önemli bir kısmında olduğu üzere, uygulamacıların da çoğunluğunun yasayı içselleştirmemesi, kadına şiddetin kaynağında erkekle kadın arasındaki eşitsiz güç ilişkisi olduğunun farkında olunmayışıdır. Ancak bunda yasanın bir asprin işlevi gördüğünün ya da acil servis kanunu olduğunun gözden kaçırılmış olması da etkili olmakta, odaklanma sorunu yaşanmasına neden olmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nin etkisiyle bir çerçeve yasada bulunması gereken birçok ayrıntılı düzenlemenin bu kanunda yer alması, kanunun en önemli amacı olan şiddetin o anda, o akşam, o çatı altında yaşanmasını önlemek arzusunu gölgelemekte, yasayı samimi olarak benimsemeyenlerin dikkat dağıtmasına örneğin, “Koruma kararı boşanmaları körüklüyor.” şeklinde argümanlar üretmelerine fırsat vermekte, iyi niyetli olanların ise elini zayıflatmaktadır. Ne var ki 6284 sayılı Yasa, her şeye rağmen kadına şiddetin hemen o anda önlenmesi için en önemli ve etkili araçtır. Yasanın samimi olarak benimsenmesi halinde bu konuda sağladığı olanaklar bir hayli fazladır. Bir kere bu yasayla devlet kadına şiddetin önlenmesi konusunda taraf olduğunu kabul etmekte, erkeğe eşini, partnerini “Seversin karışmam ama döversen o elini tutarım” demektedir. Yüzlerce, binlerce yıldır kadınla erkeğin her türlü ilişkisinin mahrem olduğu düşüncesiyle cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan kadına yönelik şiddete devletin seyirci kaldığı düşünüldüğünde, bu çok önemli kazanımdan asla vazgeçilmemelidir. Önerimiz öncelikle, kadına yönelik şiddetin temelinde erkekle kadın arasındaki eşitsiz güç ilişkisinin farkında olan ama aynı zamanda yasanın amacının o anki, günki, akşamki şiddeti derhal önlemek olduğunu vurgulayan yeni bir yasa yapılmasıdır. Çünkü yasanın acil servis işlevi gördüğü, bir asprin kanun olduğunun anlaşılmayışı da kafaların karışmasına, odaklanma sorununa yol açmaktadır. Bunun yanında yasanın asıl amacının kadını ataerkil zihniyetten kaynaklanan şiddetten koruma olduğunun belirgin olmayışı, aileyi korumanın ön planda olduğu algısı da uygulamadaki atipik örneklerin(örneğin erkekler lehine çok sayıda karar veriliyor oluşu) öne çıkmasını önleyememektedir. Erkek sığınma evi ya da erkeğin evden uzaklaştırılması halindeki barınma imkanlarının sağlanması türünden talepler de bu kapsamda değerlendirilebilir. Yapılacak eğitim çalışmaları ve kamuoyu, kanunun amacı ve hedefi konusunda bilgilendirilmelidir. Ancak eğitim çalışmalarının her üç bakanlığın çalışanları, daha doğrusu süreci baştan alıp sonuna kadar takip eden tüm kurum elemamları birlikte ve toplu halde yapılması verimliliği artıracaktır. Aynı şekilde, yasanın uygulanmasından Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı sorumlu olmasına karşın, uygulayıcı kamu görevlilerinin ağırlıklı olarak İçişleri ve Adalet Bakanlığı mensupları oluşu da önemli bir çelişkidir. Burada temel sorun, yasanın ve kamunun, kadına yönelik şiddeti salt bir asayiş sorunu olarak değerlendirmesi nedeniyle sorunun adliye ve polisiye tedbirlerle çözülmesi arzusundan kaynaklanmaktadır. Oysa kadına yönelik şiddet bir sonuçtur. İşin özünde şiddet olduğu için de kuşkusuz asayişle bağlantılıdır. Ancak bu şiddeti tetikleyen ana neden ise bir kere daha yineleyelim ki kadınla erkek arasındaki eşitsiz güç ilişkisidir. Öyleyse kadına yönelik bir şiddet olayı gerçekleştiğinde olayın suç boyutu ile polisin ilgilenmesiyle yetinilmemeli, mağdurun o an korunması ve gelecekte de şiddet görmesinin engellenmesi için Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı çalışanlarının, yani sosyal çalışmacıların en az polis ve adliye kadar sıcağı sıcağına mağdur kadına katkıda bulunması ve onu hakları ve nasıl korunacağına ilişkin olarak aydınlatması yani kadının güçlendirilmesi sağlanmalıdır. Bu bilgilendirmenin yapılmayışı, Bakanlık çalışanlarının deyim yerindeyse sahaya inmeyişi, 6284 sayılı Kanun’dan beklenen verimin alınmayışının en önemli sebebidir. Böyle bir desteğin yokluğu, personel yetersizliğiyle birleştiğinde iş yükünü artırmakta, aile mahkemesi hakiminin evrak üzerinden vereceği tedbirlerin isabetli olma oranını düşürmekte, emniyet güçlerinin şablon koruma tedbiri uygulamasına yol açmakta, dolayısıyla tedbirlerin yerinde, doğru ve etkili verilmesini, uygulanmasını engellemekte, her kurumun, “Aman kötü bir şey olmadan sorumluluk benden gitsin.” mantığıyla hareket etmesine neden olmaktadır. Aynı şekilde, emniyet güçleri ile adliye arasındaki işbirliğinin yeterli olmayışı da kaynak ve zaman israfına yol açmaktadır. Aslında yasanın koordinasyonundan sorumlu Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın şu anki pozisyonu verilen kararlardan birer örnek toplamak biçimindedir. Adliye çalışanları ve emniyet güçleri karşılaştıkları sorunun çözümü için karşılarında etkili bir muhatap bulamamaktadır. Uzaklaştırma kararı verilmesi halinde kadının ekonomik yönden desteklenmeyişi, nafaka takdir edilmeyişi veya miktarının azlığı, evden uzaklaştırılan erkeğin doğal gaz, elektrik, telefon vb. yaşamsal abonelikleri iptal ettirmesi, faturaları ödememesinin koruma kararında hükme bağlanmaması da yasanın etkin uygulanmasındaki önemli eksikliklerdendir. Ancak bu hususta uzaklaştırma kararı veren mahkeme hakimine yeterli bilginin ve talebin ulaştırılması yerinde olacaktır. Bu konudaki bilgi eksikliğinin sosyal çalışmacılarla doldurulması sağlanmalıdır. Bu kapsamda yasanın uygulanma yönetmeliğinin hala çıkarılmayışı uygulamada ciddi sıkıntılara neden olmaktadır. Örneğin evden uzaklaştırılan erkeğin kişisel eşyalarını almasına olanak tanınacak mıdır, tanınacaksa bu nasıl yapılacaktır? Yasanın kamuoyunda, asıl işlevi olan “Kadına şiddet uygulamayacaksın, bu tembihe rağmen uygularsan TCK yanında bu sebeple de hapse girersin” şeklindeki uyarı işlevinden çok, evden uzaklaştırma tedbiri ile biliniyor oluşu da şablon kararlar verilmesini tetiklemekte, koruma kararlarının etkili ve verimli kullanımını azaltmaktadır. Uzaklaştırma kararı verilmesi halinde şiddetin sebebi araştırılmalı, tekrarlanmasını engelleyecek önlemler alınmalı, uzaklaştırma kararı süreci ve sonrası da planlanmalıdır. Bunların yapılmayışı “Uzaklaştırma kararı erkeği tahrik ediyor” ya da “Boşanmaları tetikliyor” şeklindeki olumsuz kanı ve ifadelere yol açmaktadır. Kuşkusuz, bu boşluk da çıkarılacak yönetmeliğin de yardımıyla ASPB tarafından doldurulmalı, adliyede ve emniyette sosyal çalışmacılarla karma çalışacak birimlerin oluşturulması düşünülmelidir. Koza veya ŞÖNİM türünden örgütlenmelerin etkililiği sağlanmalı ve kamuoyuna mal edilmelidir. Yine yanlış bir algı, koruma kararının tek başına boşanma davasında delil oluşturacağına ilişkindir. Kuşkusuz, mevcut kararı konusu, bir şiddet olayıysa bunun delillendirilmesi halinde davalarda kullanılması olanaklıdır. Ancak koruma kararının salt başvuru üzerine verilmesi halinde boşanmada bir üstünlük sağlaması kabul edilemez. Yukarıda işaret edildiği üzere, yasadaki önemli çelişkilerden birisi ASPB’nin koordinasyon işlevi üstlenmesine rağmen, yasanın Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı mensuplarınca uygulanmasıdır. İçişleri Bakanlığı zaman zaman ASPB’nin girişimiyle eğitim çalışmaları yürütmekteyse de, Adalet Bakanlığı mahkemelerde çalışan zabıt katipleri nezdinde herhangi bir eğitim uygulaması yapmamıştır. Öte yandan koruma tedbirlerini uygulayan emniyet güçleri de yasanın verdiği yetkileri tam olarak bilmemekte ve hakimler iş yoğunluğundan dolayı onlara vakit ayıramadığı için bir muhatap da bulamamaktadır. Kişisel gözlemimiz, koruma tedbirlerinin mahkemelerde iş yükünü artırdığı ve çalışanlarda yorgunluk ve yılgınlığa yol açtığı şeklindedir. Aynı şekilde yasada kötüye kullanımı engelleyecek mekanizmaların olmayışı, itiraz müessesesinin pratikte işlemeyişi/kötü işleyişi de yasanın aleyhinde olanların elini güçlendirmektedir. Yasaya son anda iliştirildiği duygusunu uyandıran niteliği belirsiz, uygulaması sorunlu zorlama hapsinin de elden geçirilmesi koruma kararlarında öngörülen tedbirklerin etkili uygulanması için zorunludur. CEZA HUKUKU BAKIMINDAN KADINA YÖNELİK ŞİDDETİN ÖNLENMESİ Toplumda infial uyandıran Özgecan Aslan cinayetine duyulan tepkilerin de etkisiyle kadına yönelik şiddet ve cinayetlere ilişkin olarak TCK’da daha caydırıcı cezalara yer verilmesi artık kaçınılmazdır. Ceza Yasası’nın mevcut sistemindeki malvarlığına karşı işlenen suçların cezalarının can güvenliği ve cinsel dokunulmazlığa karşı suçlara verilen cezalardan yüksek oluşu kabul edilemez. Örneğin bir olayda, Alanya’da Akdeniz Üniversitesi’nden bir genç kadını kampüsten şehir merkezine götürmek için otomobiline alan telefon malzemeleri satan bir esnaf, genç kadının kırık olan telefon kabını değiştirmek bahanesiyle dükkanına götürür. Kepenki kapatır, ellerini kelepçeler, ancak son anda yalvarmaları üzerine tecavüzden vazgeçer. Bu olay sonrasında yakalanan şahıs tutuksuz olarak yargılanır. Oysa telefonu ya da kabını zorla almış olsaydı, verilecek cezanın yüksekliği nedeniyle tutuklanması kaçınılmazdı. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere, özellikle tutuklama tedbirinin bu tür olaylarda etkili biçimde uygulanabilmesinin yolu açılmalı ve cezaların caydırıcı olması sağlanmalıdır. Yargıtay sanığın lehine olan kararlarda, karşı temyiz yoksa ‘Neden indirim yaptın?’ demez. Bu nedenle belli başlı formül ifadeler indirim kararlarının gerekçeleri için yeterli oluyor. Ancak yasadaki o indirimi söz gelimi iyi hal indirimini yapmazsan, nedenini yasanın amacına göre somut olaya ilişkin olarak gerekçelendirmek gerekir. Bazen kolaycılıktan, bu gerekçelendirmeyi yapmamak için kolay olan yani iyi hal indirimi otomatik olarak seçiliyor olabilir. Yine sorunlardan biri cezaların hep alt sınırdan verilmesi. Oysa TCK 61. madde, “suçun konusunun önem ve değeri, meydana gelen zararın ağırlığı, failin kastının ağırlığı, güttüğü amaç ve saik göz önünde bulundurularak, temel ceza bulunur” diyor. Örneğin cinsel saldırı suçunun yaptırımı 2 yıldan 7 yıla kadar hapistir. Uygulamada temel ceza 2 yıl olarak verdiğinde, çoğunluk ‘Neden?’ diye sorulmuyor, formül gerekçeler yeterli oluyor. Daha fazlası örneğin 3 yıl olarak belirlendiğinde ise TCK 61 madde uyarınca mutlaka gerekçelendirme isteniyor. Bu da zor geliyor. Çünkü bu bir ‘iş’ olarak görülüyor. Dosya bitirilmeye bakılıyor. Oysa asıl olan adaletin sağlanmasıdır. Bununla birlikte yasada yapılabilecek değişiklikler de vardır. Örneğin TCK da olmamasına rağmen 1 Ağustos 2014 ten beri iç hukukun bir parçası olan İstanbul Sözleşmesi 42. Maddesinde, “kültür, örf ve adet gelenek veya sözde namusun” bu eylemlerin gerekçesi olamayacağını, mağdurun bunları ihlal ettiği iddialarının yeri olmadığını düzenlemektedir. CEza hakimleri, kadın cinayetleri ve cinsel saldırı suçlarında İstanbul Sözleşmesi hükümlerine uygun karar vermelidir. Bir açıdan sorun öncelikle ‘İyi kanun mu iyi hukukçu mu’ noktasında düğümleniyor. Ben elbette her ikisi de diyorum. Fakat birini tercih etmek durumundaysak, o zaman yanıtım, ‘İyi hukukçu, vicdanlı hukukçu’ olur. Diğer yandan Kadın cinayetlerinin önlenmesi konusunda toplumsal duyarlılık yok. Böyle olunca siyasetçiler de bu konuya eğilmeye çok gerek görmüyorlar. Örneğin 5 sene önce kadınlar yolda çantaları ile yürüyemez hale gelmişti. O zaman ciddi bir tepki ve irade gösterildi ve bu olaylar bıçak gibi kesildi. Ne oldu? Kanunlar mı değişti? Polis en yukarıdan talimatla duyarlı yaklaştı, Yargıtay çözme iradesiyle yaklaştı, ceza miktarlarında artış yapıldı, en önemlisi hiç taviz verilmedi, yani yapanın yanına kar kalmadığı görüldü. Ama bugünkü durumda kadına cinsiyeti gereği şiddet uygulayanın çokluk yanına kâr kalıyor. Kişi bilmeli ki karşılığında hem toplumdan hem de hukuktan ciddi şekilde yaptırım görecek. Bu kot zihinlere yerleştiğinde kadına şiddet yüzde 100 çözülmese bile böylesi kanayan bir yara olmaktan çıkar