Davada çözülmesi gereken ön sorun, öğretide zehirli ağacın meyvesi olarak tanımlanan hukuka aykırı delillere ilişkindir. Anayasanın 38/6 maddesi uyarınca, “Kanuna aykırı elde edilmiş bulgular delil olarak kabul edilemez.” Bir delil, kişilerin Anayasayla tanınmış hakları çiğnenerek elde edilmişse hukuka aykırıdır. Ancak delilin elde edilişinde hukuka uygunluk nedenleri varsa, aykırılık ortadan kalkar.

Özel hayatın gizliliği, Anayasanın 20 maddesi yanında, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 12 maddesi ile İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 8. maddesinde temel hak olarak korunmuştur. Somut olaydaki görüntü kayıtları ve fotoğrafların, gizli teknik yöntemlerle kişilerin bilgisi dışında çekildiği, özel hayata müdahale edilerek elde edildiğinde ve TCK’nun 134 maddesi uyarınca suç oluşturduğunda kuşku yoktur. Bu haliyle delil olarak kabul edilemez. Buna karşın fotoğraf ve görüntü kayıtlarının,  davacı eş tarafından kullanılması halinde ise, hukuka uygun sayılıp sayılmayacağı tartışılmalıdır.

Bir görüşe göre TMK’nun 185 maddesinde yer alan eşlerin sadakat yükümlülüğü kapsamındaki evliliğin yasal yükümlülükler alanı, diğer eş için dokunulmaz değildir. Buna göre yukarıda sözü edilen Anayasanın 20 maddesi ile evrensel belgelerdeki özel hayatın gizliliği, sadakat yükümlülüğüne dayanılarak eşler arasında ileri sürülemeyecektir.

Eşler arasındaki sadakat yükümlülüğünü, özel hayatın gizliliğine ilişkin Anayasal ve evrensel ilkelere üstün tutan bu görüş, patriyarkal bir bakış açısını yansıtmaktadır. Bir an için doğru olduğu kabul edilse bile, temeldeki yanlışın üzerine, doğru inşa edilemez. Eş  olsalar bile bireylerin birbirlerine karşı da bağımsız, özel ve gizli alanları vardır. Eş olmak tıpkı vücut bütünlüğünde olduğu gibi, manevi dünyada da özel olandan, sadece kişiye ait olandan vazgeçmek anlamına gelmez. Dolayısıyla kim tarafından kullanılırsa kullanılsın bir delil hukuka aykırı olarak elde edilmişse, açıkça Anayasanın 38/6 maddesine aykırı olacaktır.

Öte yandan  TMK’nun 2 maddesi uyarınca hukuk, kötü niyeti korumaz. Hukuka aykırı olarak elde edilmiş bulguların delil olarak kabulü, görüntüleri saptayan kötü niyetli kişilerin amaçlarına ulaşmasını sağlayacaktır. Oysa toplum, sağlıklı bir beden gibi, içine sızan zararlı unsurlara karşı topyekün mücadele etmelidir. Elde edilmesi suç olan bir delilin, Anayasanın kesin buyruğuna karşın, hangi nedenle olursa olsun özel hukukta kullanılması toplumun savunma gücünü azaltır. Toplumun demokratik ve özgürlükçü niteliği her alanda korunmalıdır. Öyle ise “Bir masum haksız yere cezalandırılacağına, on suçlu serbestçe dolaşsın.” şeklinde dile getirilen evrensel ilkenin benzeri olarak, hakikati doğrulasa bile özel hukukta, konusu suç olan deliller, usulüne uygun olarak alınmış bir mahkeme kararı gibi, açıkça kanuna uygunluk sebebi olmadığı sürece  hukuka aykırı kabul edilmelidir.

(Bu gerekçe 2010 yılında Ankara 8. Aile Mahkemesi’nin bir kararında yer almış olup karar, Yargıtay tarafından onanmıştır.)